| TBB'nin kamuoyu açıklaması |
TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ YÖNETİM KURULU’NUN
5 NİSAN “AVUKATLAR GÜNÜ” NEDENİYLE
KAMUOYU AÇIKLAMASI
Kurulduğu 1969 yılından bu yana, “hukuk devleti” başta olmak üzere, “hukukun üstünlüğü”, “insan hakları” ve “yargı bağımsızlığı” yolunda ödünsüz yürüyüşünü sürdüren Türkiye Barolar Birliği ve barolarımız, “eksiksiz demokrasi” ve “adil yargılanma” yanında, “tüm özgürlüklerin engelsiz bir biçimde kullanılması”nı amaçlamaktadırlar.
Bu amacın, çoğunluğun azınlığın haklarını gözettiği, katılımcılık ve çoğulculuğun özümsendiği, çağdaş ve “eksiksiz bir demokrasi”de gerçekleşeceğine inanmaktayız.
Çoğulcu, katılımcı ve eksiksiz demokrasinin temel koşulu ise “hukukun üstünlüğü”nün egemen olduğu “hukuk devleti”dir. “Hukuk devleti” ilkesi, devletin tüm organları ile gerçek ve tüzel kişilerin de kendilerini hukuk kurallarıyla bağlı kabul ettiği bir anlayışı içerir. Anayasanın 90. maddesinde yapılan düzenlemelerle ulusal hukuk kurallarıyla, evrensel-ulusal üstü hukuk kurallarının etki ve bağlayıcılığı eşdeğerdedir.
Kuşkusuz tüm kurum ve kurallarıyla işleyen hukuk devletinin olmazsa olmaz koşulu “bağımsız yargı”dır. Ülkemizde olduğu gibi, “yasama ile yürütmenin birlikteliği” bir başka anlatımla tek elde toplanması halinde yargı bağımsızlığının önemi daha da artmaktadır. Zira yasamanın yapamadığı “denetim” görevini yargı yerine getirmek suretiyle “iktidarın sınırsız gücünün keyfiliğe” dönüşmesini engellemektedir.
“Yasama ve yürütmenin birlikteliği”, “hukuk devleti” ve “hukukun üstünlüğü” ilkesi bakımından ve ülke hukuk pratiği yönünden sağlıksız ve umut kırıcı gelişmelere neden olmaktadır.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Anayasa’nın 69.maddesi ve Siyasi Partiler Kanunu’nun 101.maddesindeki görev ve sorumluluklarının yasal gereği olarak Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne açtığı dava sonrası yaşananlar ve hukuka saygısızlık sergileyen davranışlar, “hukuk devleti” ve “yargı bağımsızlığı” olgularına ne denli uzak olduğumuzu bir kez daha acı bir biçimde ortaya koymuştur. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın 14.3.2008 günlü kapatma davasını, Anayasa’nın 68. ve 69.maddeleri, Siyasi Partiler Kanunu’nun 98-108. maddeleri, Anayasa Mahkemesinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 18, 33.maddeleri ve CMK’nun 174.maddesi hükümleri yanı sıra, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları çerçevesinde değerlendirmek gerekir.
TCK’nun “Hükümete karşı suç” başlıklı 312. “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine karşı silahlı isyan” başlıklı 313. ve “Silahlı örgüt” kurulması ile ilgili 314.maddelerine göre başlatıldığı anlaşılan ve kamuoyunda “Ergenekon” olarak bilinen soruşturma evresinde yaşananlar, “hukuk devleti” ve “yargı bağımsızlığı” ilkeleri yönünden kimi olumsuzlukları çağrıştırmıştır. Yaklaşık sekiz aydır sürdürülen soruşturmanın, 5271 sayılı Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun “ifadeye çağırma” (CMK 145), “zorla getirme” (CMK 146/1), “yakalama ve arama”ya ilişkin (CMK 90/1-98/1-116-118/1 ve 118/2) maddeleri doğrultusunda değerlendirilmesi gereklidir. Halbuki ilgili ilgisiz, bilgili bilgisiz kimi kişiler ve medya tarafından yapılan eleştiri ve yorumlarda bu yasal hükümlere bağlı kalınmamış, kamuoyu yanlış bilgilendirilmiştir.
Ulusal ve uluslararası kamuoyunun gözleri önünde yaşanan bu olaylar Türk yargısı hakkında olumsuz imaj ve düşüncelerin oluşmasına neden olmaktadır. Oysa adalet duygusu yüksek olan halkımızın yanı sıra, yargımız ve yargıçlarımız bu olumsuzlukları hiç hak etmemektedirler.
Olayların başından bu yana sürekli olarak dillendirdiğimiz söylemimizi bir kez daha yineleyeceğiz. En sade yurttaştan, en sorumlu kamu görevlisine kadar herkes kendini hukukla bağlı hissetmeli ve hukukun dolayısıyla yargının, hukuk kurallarına uygun olarak dokunamayacağı hiçbir kurum ve kişi olmamalıdır. Hepimiz, “hukuk devleti” ilkesinin özü olan bu kuralın yaşama geçmesi için gerekli duyarlılığı göstermeliyiz.
Halkın adalete ve yargıya olan güveninin gereği olarak da soruşturma ve kovuşturmaların hukuki ve meşru zeminlerde yasalar ve usul kurallarına uygun gerçekleştirilmesi, sağlıklı ve güçlü kanıtlar, deliller olmadan kişi ve kurumların itham edilmemesi gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki, çağdaş ceza yasası ve ceza muhakemesindeki yeni gelişmelerin başında, ceza soruşturma ve kovuşturma evrelerinde “lekelenmemek hakkı”na duyarlılık gösterilmesi gelmekte ve bu hak “masuniyet karinesi”yle birlikte değerlendirilmektedir.
Bu konuda TCK’nun “Adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs” başlığını taşıyan 288.maddesinde “Bir olayla ilgili olarak başlatılan soruşturma veya kovuşturma kesin hükümle sonuçlanıncaya kadar savcı, hakim, mahkeme, bilirkişi veya tanıkları etkilemek amacıyla alenen sözlü veya yazılı beyanda bulunan kişi altı aydan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.” hükmü yer almaktadır. Yine 5187 sayılı Basın Kanunu’nun “yargıyı etkileme” başlıklı 19.maddesindeki, 3984 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun’un “Yayın ilkeleri” bölümünün 4.maddesindeki, 4422 sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanunu’nun 2.maddesindeki düzenlemeler yanı sıra Anayasa’mızın 17 ve 20.maddelerinde hüküm altına alınan “Temel hak ve özgürlükleri” koruyan düzenlemeler hukuk dışı yayım ve söylemlerle ihlal edilmiştir.
John Locke’un yıllar önce vurguladığı gibi “hukukun bittiği yerde tiranlık başlar” öz deyişi yanında, Alfred E.Smith’in “hukuk, demokraside azınlıkların haklarını ve özgürlüklerini koruma aracıdır” biçimindeki değerlendirmede de vurgulandığı gibi, hukuk hepimizin koruması ve sahip çıkması gereken bir toplumsal olgudur. Bu nedenle hukuk ve dolayısıyla yargıya yaklaşırken gerekli özen ve duyarlılığın gösterilmesi gereklidir. Pierre Calamanderi’nin “hiç kimse onu bulandırmadığı ve ihlal etmediği sürece hukuk, teneffüs ettiğimiz hava gibi görünmez ve tutulmaz bir şekilde etrafımızı kaplar. Hukuk ancak kaybettiğimizi anladığımız zaman değerinin farkına vardığımız sağlık gibi sezilmez bir şeydir” tanımında da olduğu gibi hukukun yok olması ülke ve ulus için sağlıksız sonuçlar doğurur.
Gelinen bu noktada, ülkemizin güncel sorunları dikkate alındığında, “bağımsız yargı”, “hukuk devleti” ve “eksiksiz demokrasi”yi oluşturma yolundaki sorunlarımızın giderek daha da ağırlaştığını belirtmekten üzgünüz.
Tam bağımsız olamadığı için kurumlaşamayan ve sürekli eleştiri altında olan yargının savunma ayağı altmış beş bin avukat, bağımsız savunmayı oluşturamamanın sıkıntılarını ve sorumluluğunu yaşamaktadır.
Yaşanan mesleki sorunlar yanında, cumhuriyetimiz, seksen beş yılına ulaşırken Türkiye’nin yapay iç sorunlara dönmüş olmasını, rejimin temel nitelikleri üzerindeki tartışmaların hala sürdürülmesini kabul edemiyoruz. Dünyanın bütünleştiği ve iletişimin sınır tanımadığı bir dönemde Türkiye’nin dünya gündeminden farklı bir gündeme sahip olması düşünülemez. Bu nedenle Türkiye’nin gündemi “sürdürülebilir kalkınma, refah ve çağdaşlık” olmalıdır.
Türk halkı, geçmişten günümüze sahip olduğu emsalsiz birikimler yanında, sağduyu ve dayanışma gücünü kullanarak, İslamlık ve modernlik arasında çatışmaya düşmeksizin, hem özgürlük ve ilerleme yolunu, hem de Tanrı yolunu izleme yeteneğini göstermiş, eşi bulunmayan uzlaşmayı gerçekleştirmiştir.
Yine Türkiye Cumhuriyet ile okuryazarı yok denecek kadar az, feodaliteden kurtulamamış, reform, aydınlanma, sanayi devrimi gibi süreçleri yaşamamış, sınıf katmanları oluşmamış, kültürel değerleri farklı bir halk olarak, yılları yıllara sığdırarak ve devrim yoluyla yoğunlaşma ivmesini yakalayarak demokrasiye, hukukun üstünlüğüne ve hukuk devletine yönelen uygar, akılcı, demokrat yurttaşı yaratmaya çalışmıştır.
Bu gelişmeleri içte ve dışta unutarak ve görmezden gelerek halkımızın yeniden oluşan çağdaş ve toplumsal dokusuna aykırı eylem, söylem ve davranış sergileyen herkese gerçekleri hatırlatmaktan yılmayacağız.
Bir başka hatırlatmayı da AKP aleyhine açılan kapatma davası üzerine saygısızca ve adeta "sömürge valisi" edasıyla konuşan Avrupalı "dostlarımıza" yapıyoruz. Elinde Avrupa Birliği sopası ile Devletimizi, ülkemizi, ulusumuzu terbiye etme küstahlıklarına sessiz kalamayız. İkiyüz yılı aşan bir süredir yüzünü batıya dönmüş batılılaşmayı ana ilke olarak benimsemiş bir ulusuz. Batılılaşmayı da eksiksiz demokrasiye ulaşmak olarak görüyoruz. Bütün engellemelere karşın bu yolda ilerliyoruz. Bu yolun "uzun ve ince bir yol" olduğunun da bilincindeyiz. Gerçek dostlarımızdan tek isteğimiz, bu yola yeni engeller koymamaları, içinde bulunduğumuz coğrafyanın koşullarını da dikkate alarak bizi iyiniyetle desteklemeleridir.
Türk avukatları olarak buruk bir biçimde kutladığımız 5 Nisan Avukatlar Günü’nde, laik demokratik cumhuriyete ve ülkenin üniter yapısını bozmaya yönelik her türlü saldırı karşısında bir bütün olduğumuzu bir kez daha haykırıyor, bütün sorunlarımızın eksiksiz demokrasinin oluşturulabilmesine bağlı olduğunu, eksiksiz demokrasinin ise ancak çağdaş bir siyasi partiler yasası ve seçen ile seçilen arasında en kısa en düzgün ilişkiyi kuracak bir seçim sistemi ile oluşturulabileceğini, hukukun üstünlüğü ilkesi ve hukuk devletinin ancak eksiksiz demokrasiyle gerçekleştirilebileceğini bir kez daha içtenlikle hatırlatıyor herkesi bu ilkelerde birleşmeye çağırıyoruz.
Diğer yandan, kuruluşumuzdan bu yana yoğun biçimde gündeme getirdiğimiz savunma mesleğinin sorunlarının çözümünde önemli gelişme olmadığını bir kez daha vurgulamakta yarar görüyoruz.
Barolarımız ve Türkiye Barolar Birliği yasal görevlerini yerine getirmeğe çalışırken savunma mesleği ve avukatlar olarak, birlikte yargı organını oluşturduğumuza inandığımız her düzeydeki yargıç ve savcı meslektaşlarımızdan kurumlaşmış ve bağımsızlığını almış bir savunma organının oluşumunda gereken olumlu katkıyı ne yazık ki görememekteyiz.
Avukatlık Yasası'nda yasa maddesi ile belirlenen; baroların protokoldeki yeri, avukat kimliğinin resmi belge niteliğinde olması gibi düzenlemelerin fiilen uygulanamamasından CMK da açıkça belirtilen avukatın vekaletname ibraz etmeden dosyayı inceleyebilme hakkının yönetmelikle geri alınmasına kadar bir çok konuda avukatın hak ve yetkilerinin tanınmaması ne yazık ki yargı kararları ile gerçekleştirilmektedir.
* Hala yargılamayı tamamlayan bir unsur değil de karıştıran bir yük olarak görülüyoruz,
* İstenildiği kadar uluslararası ve ulusal düzenlemeler ceza yargılamasında "silahların eşitliği" asıl kuraldır denilsin bu yoldaki isteklerimiz hala fantezi olarak niteleniyor,
* Hala savcı ile yargıç kafa kafaya fısıldaşıp duruşma yürütüyor,
* Kamu avukatlarının kamu personelinin en mağdurları arasındaki yerlerinde unutulmuşlukları sürüyor,
* Baro Hakem Kurullarını düzenleyen hükümlerin iptali ile ortaya çıkan çelişki ve boşluğun giderilmesi isteklerimiz dikkate alınmıyor.
* Bir çok mesleğin stajında olduğu gibi avukat stajyerinin de staj süresince sosyal güvenlikten yararlanması isteğimiz benimsenmiyor.
* Görevleri başında saldırıya uğrayan, öldürülen meslektaşlarımıza bırakın yasal işlemlerin etkin ve özenli yapılmasını beklemeyi bir geçmiş olsun ya da başsağlığı mesajı esirgenmektedir.
Bunlar sav, savunma ve hüküm üçlüsünün ayrılmaz bir bütün olduğu anlayışını henüz tam anlamı ile yerleştiremediğimizi göstermektedir.
Bizler yargı mensupları olarak bu eksikliği giderecek birlikteliği gösteremeyince siyasi iktidarların yargı organına bakışı da bir o kadar eksik olmaktadır.
Avukatlık Yasası ile tanınan hakların kullanılmasını engelleyen idari tasarruflar geri alınmamakta, uzun uğraşlar sonucu kendisinden randevu alınabilen Sayın Başbakan'ın sorunların çözümü için 10 Ağustos 2006 tarihinde üç bakana verdiği talimat yerine getirilmemektedir.
Saygılarımızla.
TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ YÖNETİM KURULU
|
| |
|
| | Yorumlar yazarlarına aittir. İçeriklerinden biz sorumlu tutulamayız. |
|
|
|
|